Mustafa Kemâl Atatürk
1881 Selânik -1938 Istanbul
Mustafa Kemâl Atatürk 1881 yilinda Selânik'te Kocakasım Mahallesi,
Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katli pembe evde doğdu.
Babasi bir gümrük memuru olan Ali Riza Efendi, annesi Zübeyde Hanim'dir.
Baba tarafindan dedesi Hafiz Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyillarda Konya ve
Aydin'dan Makedonya'ya yerlestirilmis Kocacik Yörüklerindendir. Annesi
Zübeyde Hanim ise Selânik yakinlarindaki Langaza kasabasina yerlesmis
eski bir Türk ailesinin kizidir. Milis subayligi, evkaf kâtipligi ve
kereste ticareti yapan Ali Riza Efendi, 1871 yilinda Zübeyde Hanim'la
evlendi. Atatürk'ün bes kardesinden dördü küçük yaslarda öldü, sadece
Makbule (Atadan) 1956 yilina degin yasadi.

Zübeyde Hanim |

Ali Riza Efendi |
Egitimi
Küçük Mustafa ögrenim çagina gelince Hafiz Mehmet Efendi'nin mahalle
mektebinde ögrenime basladi, sonra babasinin istegiyle Semsi Efendi
Mektebi'ne geçti. Ancak Mustafa Kemâl babasini çok küçük yaslarda
kaybetti (1888). Bu nedenle okuldan ayrilmak zorunda kaldi. Mustafa ve
annesi dayilari ile birlikte yasamak üzere tasraya Rapla Çiftligi'ne
gittiler. Onu annesi büyüttü. Mustafa çiftlikte çalismaya baslamis,
ancak annesi okula gitmemesi nedeniyle endiselenmeye baslamisti.
Sonunda, annesinin Selânik'teki kiz kardesi ile birlikte yasamalarina
karar verildi. Böylece Mustafa Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik
Mülkiye Rüstiyesi'ne kaydoldu. Kisa bir süre sonra 1893 yilinda Askeri
Rüstiye'ye girdi. Bu okuldaki Matematik ögretmeni Mustafa Bey adina
"Kemâl" i ilave etti. Askeri Rüstiyeyi 1895 yilinda bitirdikten sonra,
Mustafa Kemâl Manastirdaki Askeri Idadiye girdi. 1899 yilinda Manastir
Askeri Idâdi'sini bitirip, 3 Mart 1899'da Istanbul'da Harbiye'nin
hazirik sinifina kaydoldu. 1902 yilinda tegmen rütbesiyle mezun oldu.
Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te kurmay yüzbasi rütbesiyle
Akademi'yi tamamladi.

Askerî görevleri
1905-1907 yillari arasinda Sam'da 5. Ordu emrinde görev yapti.
Arkadaslari ile Sam'da "Vatan ve Hürriyet" adinda bir dernek kurdu.
1907'de Kolagasi (Kidemli Yüzbasi) oldu. Manastir'a III. Ordu'ya atandi.
19 Nisan 1909'da Istanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Baskani
olarak görev aldi. 1910 yilinda Fransa'ya gönderildi. Picardie
Manevralari'na katildi. 1911 yilinda Istanbul'da Genel Kurmay Baskanligi
emrinde çalismaya basladi.
1911 yilinda Italyanlarin Trablusgarp'a hücumu ile baslayan savasta,
Mustafa Kemâl kendi istegiyle bir grup arkadasiyla birlikte Trablus'a
gitti; Tobruk ve Derne savunmalarinda görev aldi. Mustafa Kemâl henüz
Libya'da iken Balkan Savasi basladi. Mustafa Kemâl Gelibolu ve
Bolayir'daki birliklerle savasa katildi. Dimetoka ve Edirne'nin geri
alinisinda büyük hizmetleri görüldü. Balkan Savasinda (1912-1914)
basarili bir kumandan olarak hizmet verdi. Balkan Savasi sonunda,
Mustafa Kemâl Sofya'ya askeri atase olarak atanmistir. 22 Aralik 1911'de
Italyanlara karsi Tobruk Savasini kazandi. 6 Mart 1912'de Derne
Komutanligina getirildi.

1913 yilinda Sofya Atesemiliterligine atandi. Bu görevde iken 1914
yilinda yarbayliga yükseldi. Atesemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona
erdi. Bu sirada Birinci Dünya Savasi baslamis ve Osmanli Imparatorlugu
savasa girmek zorunda kalmisti. Mustafa Kemâl 19. Tümeni kurmak üzere
Tekirdag'da görevlendirildi.
18 Mart 1915'te Çanakkale Bogazini geçmeye kalkan Ingiliz ve Fransiz
donanmasi agir kayiplar verince Gelibolu Yarimadasi'na asker çikarmaya
karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Ariburnu'na çikan düsman kuvvetlerini,
Mustafa Kemâl'in komuta ettigi 19. Tümen Conkbayiri'nda durdurdu.
Mustafa Kemâl, bu basari üzerine albayliga yükseldi. Ingilizler 6-7
Agustos 1915'te Ariburnu'nda tekrar taarruza geçti. 8 Agustos 1915
tarihinde Anafartalar Grup Kumandanligina getirildi. Birinci Dünya
Savasi esnasinda, Anafartalar'daki Türk kuvvetlerine kritik bir zamanda
kumanda etti. Bu sirada Çanakkale Bogazi'na çikarma yapilmis ve Mustafa
Kemâl bu durumu kisisel gayretiyle kurtarmistir. Savas esnasinda,
Mustafa Kemâl'in kalbinin üzerine bir sarapnel parçasi isabet etmis,
ancak gögüs cebinde bulunan saati onun hayatini kurtarmistir. Mustafa
Kemâl Çanakkale'de bir kahramanlik destani yazip Itilâf Devletlerine
"Çanakkale geçilmez!" dedirtti.

Anafartalar Grubu Komutani Mustafa Kemâl 9-10 Agustos'ta Anafartalar
Zaferini kazandi. Bu zaferi 17 Agustos'ta Kireçtepe, 21 Agustos'ta II.
Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaslarinda yaklasik
253.000 sehit veren Türk ulusu onurunu Itilâf Devletlerine karsi
korumasini bilmistir. Mustafa Kemâl'in askerlerine verdigi "Ben size
taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini
degistirmistir.
Mustafa Kemâl Çanakkale Savaslari'dan sonra 1916'da Edirne ve
Diyarbakir'da görev aldi. 1 Nisan 1916'da tümgenerallige yükseldi. Rus
kuvvetleriyle savasarak Mus ve Bitlis'in geri alinmasini sagladi. Daha
sonra Kafkaslarda ve Suriye'de hizmet etti. Sam ve Halep'teki kisa
süreli görevlerinden sonra 1917'de Istanbul'a geldi. Veliaht Vahdettin
Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu
seyahatten sonra hastalandi. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu.
15 Agustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutani olarak döndü. Bu cephede
Ingiliz kuvvetlerine karsi basarili savunmalar yapti.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasindan bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de
Suriye'de bulunan Yildirim Ordulari Grubu Komutanligina getirildi. Bu
ordunun kaldirilmasi üzerine 13 Kasim 1918'de Istanbul'a dönüp Harbiye
Nezâreti'nde (Bakanliginda) göreve basladi.

Mondros Mütarekesi'nden sonra Itilâf Devletleri'nin Osmanli
ordularini isgâle baslamalari üzerine Mustafa Kemâl 9. Ordu Müfettisi
olarak 19 Mayis 1919'da Samsun'a çikti. 22 Haziran 1919'da Amasya'da
yayimladigi genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve
kararinin kurtaracagini" ilân edip Sivas Kongresi'ni toplantiya çagirdi.
23 Temmuz -7 Agustos 1919 tarihleri arasinda Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919
tarihleri arasinda da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanin kurtulusu
için izlenecek yolun belirlenmesini sagladi. 27 Aralik 1919'da Ankara'da
heyecanla karsilandi. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
açilmasiyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasi yolunda önemli bir adim
atilmis oldu. Meclis ve Hükümet Baskanligina Mustafa Kemâl seçildi
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtulus Savasi 'nin basariyla
sonuçlanmasi için gerekli yasalari kabûl edip uygulamaya basladi.
Türk Kurtulus Savasi 15 Mayis 1919'da Yunanlilarin Izmir'i isgâli
sirasinda düsmana ilk kursunun atilmasiyla basladi. 10 Agustos 1920
tarihinde Sevr antlasmasi'ni imzalayarak aralarinda Osmanli
Imparatorlugu'nu paylasan Birinci Dünya Savasi'nin galip devletlerine
karsi önce Kuvâ-yi Milliye adi verilen milis kuvvetleriyle savasildi.
Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâyi
Milliye ile ordu bütünlesmesini saglayarak savasi zaferle sonuçlandirdi.

Mustafa Kemâl yönetimindeki Türk Kurtulus Savasinin önemli asamalari sunlardir:
Sarikamis (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasim
1920) kurtarilisi. Çukurova, Gaziantep, Kahramanmaras, Sanliurfa
savunmalari (1919- 1921) I. Inönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) II. Inönü
Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) Sakarya Zaferi (23 Agustos-13 Eylül 1921)
Büyük Taarruz, Baskomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Agustos 9
Eylül 1922)
Gazi ünvaninin verilmesi
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet
Meclisi Mustafa Kemâl'e Maresal rütbesi ve Gazi unvanini verdi. Kurtulus
Savasi, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlasmasi'yla sonuçlandi.
Böylece Sevr Antlasmasi'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il
büyüklügünde vatan birakilan Türkiye topraklari üzerinde ulusal birlige
dayali yeni Türk devletinin kurulmasi için hiçbir engel kalmadi.
23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açilmasiyla Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurulusu müjdelenmistir. Meclisin Türk Kurtulus
Savasi'ni basariyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kurulusunu
hizlandirdi. 1 Kasim 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrildi,
saltanat kaldirildi. Böylece Osmanli Imparatorlugu'yla yönetim baglari
koparildi. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk
oybirligiyle ilk cumhurbaskani seçildi. 30 Ekim 1923 günü Ismet Inönü
tarafindan Cumhuriyet'in ilk ükümeti kuruldu.
Atatürk Türkiye'yi "Çagdas uygarlik düzeyine çikarmak" amaciyla bir
dizi devrim yapti.
Atatürk soyadinin verilmesi
Soyadi Kanunu geregince, 24 Kasim 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemâl'e
"Atatürk" soyadi verildi.
Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Agustos 1923 tarihlerinde TBMM
Baskanligina seçildi. Bu baskanlik görevi, Devlet Baskanligi ve
Basbakanlik yetkileriyle donatilmisti. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilân
edildi ve Atatürk ilk cumhurbaskani seçildi. Anayasa geregince dört
yilda bir cumhurbaskanligi seçimleri yenilendi. 1927, 1931, 1935
yillarinda TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaskanligina seçti.
Atatürk sik sik yurt gezilerine çikarak devlet çalismalarini yerinde
denetledi. Ilgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi.
Cumhurbaskani sifatiyla Türkiye'yi ziyaret eden yabanci ülke devlet
baskanlarini, basbakanlarini, bakanlarini komutanlarini agirladi.

Nutuk
15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtulus Savasi'ni ve Cumhuriyet'in
kurulusunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yil
Nutku 'nu okudu.
ILKELERI
CUMHURIYETÇILIK
Atatürkçülügün temel ilkelerinin basinda Cumhuriyetçilik konulmustur.
Bunun sebebini bilmek için önce cumhuriyetin ne oldugunu anlamak
gerekmektedir.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öge, devlet
baskaninin belli bir süre için seçilerek is basina gelmesidir. Bu
bakimdan cumhuriyet, basta bir hükümdarin bulundugu devlet biçimlerinden
(monarsilerden) ayrilir. Monarsilerde devletin basi, belli bir aile
içinden çikar, normal kosullar altinda, ölünceye kadar is basinda kalir.
Yerine gene ayni aileden bir baskasi gelir. Her monarside, aile içinden
kimin hükümdar olacagi belli bazi kurallara göre saptanir. Cumhuriyette
devlet baskani belli bir süre içinde seçimle is basina gelince, ileri
gelen diger kisilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle
o toplumda yasa koyacak kimselerdir.
Gerek devlet baskaninin, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanlarin
seçimle is basina gelmesi sartinin kabulü ile cumhuriyet tam anlamiyla
belirmis sayilmaz. Simdi sorun seçim üzerinde dügümlenecektir. Seçime
kimler katilacaktir? Belli bir grup vatandasa seçme ve seçilme hakki
verilirse belki dis görünüsü bakimindan bir cumhuriyetle karsilasilir.
Böyle cumhuriyetler ilkçag Yunan kent devletlerinde, bazi ortaçag
Italyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa
kentleri gibi) görülmüstür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katilma
hakki sadece belli bir grup vatandasa verilmisti. Onlar, yaptiklari
seçimle is basina gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardi.
Bugünkü anlayisimiza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim
degillerdir. Onlara aristokratik veya oligarsik cumhuriyetler denilir.
Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçeklesmesi için,
belli bir olgunluk yasina gelmis her vatandasin seçime katilmasi
gerektir. Bu anlamiyla cumhuriyetler Amerika Birlesik Devletleri'nin
kurulmasi ile dogmaya ve ancak büyük Fransiz inkilâbindan sonra
yayilmaya baslamistir. Gerçi ünlü düsünürler cumhuriyeti çok önceden
kafalarinda kurmus ve tanimlamislardir. Ancak uygulama XIX. yüzyilin
sonuna dogru ortaya çikmistir. Seçme ve seçilme hakkinin tüm
vatandaslara taninmasi ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet
kurulmus ve islemeye baslamistir. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve
köklü olarak yasatmak, seçimin demokrasi sartlan içinde yapilmasi ile
mümkündür. Yukarida demokrasinin tanimi görülmüstü, iste gerçek
cumhuriyet demokratik hayatla gerçeklesir.
Osmanli Devleti, bir cumhuriyet degildi. Padisahlar Osmanli Ailesi
içinden çikarlardi. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle
padisahindi. Gerçi mesrutiyet döneminde halkin oyu ile seçilmis
meclisler vardi. Ancak bu meclisler padisahin üstünde degildi, tersine,
padisah bunlarin, yani millet isteginin üzerinde idi. Son karar, son söz
kesinlikle padisahindi.
Bu yönetim biçiminin sakincalarini yasanilan türlü olaylar göstermistir.
Atatürk, cumhuriyet ilâni ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve
son makam olarak milletin tanindigini belirtmistir.
Atatürk, bir cumhuriyet âsigi idi. Daha kimse bu kelimeyi agzina
alamazken, genç Mustafa Kemal, padisahlik rejimine karsi çekinmeden
saltanatin kaldirilip cumhuriyetin kurulmasi geregini söyleyebiliyordu.
Hele millî mücadeleye baslarken bunu açikça belirtmisti. Erzurum
Kongresi'nin açilacagi günlerde yakin arkadaslarina cumhuriyetin
kurulacagini anlatiyordu. Nihayet bilinen asamalardan sonra cumhuriyet
rejimine kavustuk. Kisisel saltanata son verildi.
Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde Isleyen en ideal bir rejim olarak
görmektedir. O söyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamiyla ideali,
milletin tamaminin ayni zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç
olmazsa devletin son iradesini yalniz milletin ifade etmesini ve
belirtmesini ister. Ne yazik ki, milletlerin nüfus çoklugu, düsünce
egitimi düzeyleri, idealin uygulanmasinda, idealden büsbütün yoksunluga
yol açacak ihtiyatsizliklardan kaçinmayi gerektirmektedir. Su duruma
göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantiksal uygulamasini saglayan
hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmis
meclisindir. Millet adina kanunlari o yapar. Hükümete güven oyu verir,
ya da vermez, onu düsürür. Millet vekillerinden hosnut kalmazsa
baskalarini seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaskani ve hükümet
bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için
getiren, irade ve egemenligin sahibi olan millettir. Gücünün ve
yetkisinin Tanridan geldigini ve yalniz ona karsi ahirette hesap
verebilecegini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmis bir
malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sinirlamadan uzak
görür. Böyle bir yönetimde milletin benligi, özgürlügü söz konusu dahi
olamaz. Su duruma göre, yetkileri sinirli dahi olsa, hükümdarlik biçimi
demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun degildir".
Pek iyi anlasiliyor ki, Atatürk, halkin kendini dogrudan dogruya
yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul
etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini
dogrudan dogruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kisinin bir araya
gelerek her zaman devlet islerini yürütmeleri mümkün degildir. Öyle ise
demokrasiyi gerçeklestirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette
millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre
geçince, hosnut kalmamissa, onlari görevden uzaklastirir, iste
cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kisisel saltanattan çok daha
iyi oldugu kuskusuzdur.
Atatürk, belli kisilerin seçimle is basina gelip, bir daha iktidardan
ayrilmamasi demek olan Fasizm ile, milletin tümüne degil de, sadece
birkaç tabakaya dayanarak millet egemenligini reddeden Bolsevizm'e karsi
çok açik bir cephe almistir. Her iki rejimin gelistigi bir dönemde
millet egemenligine dayali cumhuriyete siki sikiya bagli kalmasi, yalniz
bizim için degil, tüm insanlik için bir kivanç kaynagidir. .
Atatürk'e göre, "Türk Milletinin tabiatina ve geleneklerine en uygun
olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir". Atatürk, demokrasinin Osmanli
Saltanati içinde yeseremedigini açikça görmüstür. Demokrasi ancak
cumhuriyetle köklesip gelisebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkilâbinin
bas ilkeleri arasinda cumhuriyetçilik sayilmistir. Milletin kendi
yönetimi olan cumhuriyete içten baglilik, yücelme yolunu asmanin bas
sartidir.

HALKÇILIK
Bir milleti olusturan, çesitli mesleklerin ve toplumsal gruplarin içinde
bulunan insanlara halk denir. Bu akimdan halkçilik ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
Atatürk'e göre millet ile halk aslinda tek anlama gelmektedir. Halkçilik
ise millet içindeki çesitli insan gruplarinin çikarina ve yararina bir
siyaset izlenmesi, halkin kendi kendini yönetmeye alistirilmasidir.
Halkçilik, cumhuriyetçiligin dogal bir sonucudur denildi ki, bu çok
dogrudur. Cumhuriyet, halkin kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi
anlamina gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi
olmaktadir.
Ayni biçimde, halkçilik, milliyetçiligin de bir sonucudur. Millet
halktan olustuguna göre, milliyetçilik, Türk halkinin mutlulugu için
çalismak, ortak geçmise ve gelecege halkla birlikte baglanmak demektir.
Atatürk, daha TBMM açilir açilmaz, yeni kurulan devletin bir halk
devleti oldugunu belirten pek çok konusmalar yapmistir. Artik halk, bir
kisi tarafindan yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.
Halkçilik ilkesinin uygulanmasi ayrica, toplumda hiç kimsenin digerinden
üstün olmamasinin, kanun önünde kesin esitligin kabulü anlamina da
gelmektedir. Gerçek halkçilikta hiçbir toplumsal gruba, zümreye
ayricalik taninmaz. Halk her bakimdan birbirine esit kimselerden olusur.
Bugün bazi rejimler halki yalniz belli bir grup insandan ibaret
saymaktadirlar. Bu rejimlerin adi olan halk cumhuriyeti yanilticidir.
Çünkü sadece belli bir grup halkin devleti anlamina gelmektedir. Gerçek
budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakindan böyle bir anlam
tasimadigi ve belirtmedigi hemen söylenmelidir.
Atatürkçü halk devleti, Türk halkinin tümünü, yani Türk milletini
kapsamina alir. Böyle bir halkçilik anlayisi, gerçek demokrasinin
kurulmasi için gerekli olan ortami en iyi biçimde hazirlar.

INKILÂPÇILIK
Inkilâp, bir toplumun önemli kurumlarini kisa bir süre içinde degistirip
kendini yenilestirmesi atilimidir. Tarihte önemli, büyük inkilâplar
görülmüstür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli
Inkilâplardan birini gerçeklestirmistir.
Bir toplumda durup dururken inkilâp yapilmaz, inkilâplarin tarihten
gelen büyük sebepleri vardir. Türkler bir zamanlar çagin Önemli
devletlerinden birini kurmuslardi. Bu devlet yüzlerce yil dünyanin
sayili güçlerinden biri olarak kaldi. Ama Bati'da gelisen akil ve bilim
çagina ayak uyduramadigi için geride kalmaya, güçsüzlesmeye basladi. Çok
uluslu bir yapida oldugundan milli bir birlik kuramadi. Devleti
kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kaliplar içinde
degisiklikler yaptilar. Oysa yapiyi degistirmek gerekti ve bu
kaçinilmazdi.
Birinci Dünya Savasi sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk
milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapiyi yenileme düsüncesini
ve bunu gerçeklestirme azmini vermistir. Eski yapiyi yeniden kurmak
mümkün olmadigi için ardarda büyük inkilâplar yapilmistir.
Atatürk'e göre "inkilâp milletin esenligi için halk adina yapildi".
"Yaptigimiz ve yapmakta oldugumuz inkilâplarin amaci, Türkiye
Cumhuriyeti halkini tamamen modern ve bütün anlami ve biçimiyle uygar
bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkilâp, modernlesme
ve çagdas uygarlik düzeyine ulasmak için yapilacaktir. Gerçekten,
gördügünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkilâpçi bir tutum ve
davranisla yapilmistir.
Türk Milleti iyiye, dogruya, güzele daha fazla yaklasmak, bunlara
erismek için inkilâpçiliga bagli ve tam bir inkilâpçi olarak kalmalidir.
Öyleyse inkilâpçilik nedir? Atatürk'e göre, "gerçek inkilâpçilik
onlardir ki, ilerleme ve yenilesme inkilâbina sevk etmek istedikleri
insanlarin, ruh ve vicdanlarindaki gerçek egilime nüfuz etmesini
bilirler".
Demek ki, inkilâpçi, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanlari bu
yolda yönlendirecektir. Atatürk inkilâbini sürdürebilmek, inkilâpçi ruh
ve yapiyi, coskuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere
ulasma yolunda çalismakla olur.
Türk Inkilâbinin üstün ve yüce amacini her zaman kavramaya çalismalidir.
Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye dogru gidilecektir, iste
Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkilâbinin korunmasi,
gelistirilmesi ve ilerletilmesi sarttir. Atatürk bundan emindi ve söyle
diyordu: "Inkilâbin hedefini kavramis olanlar, daima onu muhafazaya
muktedir olacaklardir".
Evet, bu özlü sözlerin isiginda, bilinçli inkilâpçilik Türk Milletinin
gelecegi olmalidir.
LAIKLIK
Türk ve yabanci bütün bilim adamlari Atatürk inkilâbinin en önemli
ögesi olarak laikligi kabul ederler. Gerçi Türk inkilâbi, içinde
tasidigi ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandigi iki ana temel,
milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri saglamlastirir.
Laikligin kisa tanimi, daha önce belirlenmisti. Yeniden özetleyecek
olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarinin dine degil,
akla
ve bilime dayandirilmasidir.
Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan topluluklari, dinlerin
koydugu esaslara göre yönetilmislerdir. Çünkü insanlarin akil ve bilim
alanlarinda olgunlasmasi kolay olmamis, uzun bir zaman almistir. Bu
dönemde insanlar, kendi akil ve iradeleri disinda kalan birtakim güçler
tarafindan yönetildiklerini kabul ederek rahatlamislardir. Bu sebeple,
devletlerle özdesleyen dinler ve din adamlari, giderek büyük ölçüde
güçlenmis, gelisen insan zekisinin önüne engeller koyarak varliklarini
sürdürmeye çalismislardir.
Dinler, inanç kavramina dayanirlar, ister ilkel olsun, ister
gelismis, her dinin temeli belli varliklara ve olgulara tartismadan
inanmaktir, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karsisinda
inanç dünyalarini zenginlestirmis, dinsiz yasayamaz duruma gelmislerdir.
Insanoglunun evren ve ölüm karsisindaki çaresizligi, zengin inanç
sistemleri dogurmustur. Bu çaresizlige karsi tek siginilacak yerin din
olusu, dinlerin insanlari yönetmesi sonucunu vermistir, ilk zamanlar
için bu bir zorunluluktu. Insanlar arasinda düzen ve barisi saglamak
için dinin buyruklarina ihtiyaç vardi. Ölümsüzlüge erismek isteyen
insanlari, hayatta iyi davranislara yönlendirmek için dinler hukuk
kurallari da koydular ve bu kurallarin uygulanmasina titizlik
gösterdiler.
Özellikle ileri dinlerin koydugu bas hukuk kurallari, ayni zamanda
evrensel ahlâki da yansitir. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yasamayi,
hirsizligi, yalanciligi, zinayi, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün
dinler ahlâkli ve erdemli yasamayi buyururlar. Dinler arasindaki
farkliliklar, Tanri ve ibadet anlayisindan kaynaklanmaktadir. Böylece
her din, tek ve üstün gerçegi temsil ettigini ileri sürdügünden dinler
arasinda bir birlik görülmemektedir.
Çok ileri ve üstün bir din olan Islâmlik, kisa sürede inanç sistemini
birçok millete benimsetmistîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra
Müslümanlik hizla gelisti. Büyük Islâm bilginleri, ilkçagin akilci
filozoflarini yeniden gün isigina çikardilar, öyle ki, Batili bilginler
bu filozoflari Müslümanlardan ögrendiler. Müslümanlik bu akil çaginda
büyük asamalar yapti. Tanrinin insanlara dogru yolu görmesi için akil
verdigini söyleyen bilginler, Islâm dininin ilerlemesinde büyük rol
oynamislardir. Onlari destekleyen halifeler de çikmistir. Böylece
Müslümanlik asagi yukari üç yüz yil Tanrinin gösterdigi yolda
gelismistir. Akla dayanan bu gelisme sirasinda Islâm Hukuku da günlük
hayata uydurulmustur. Ne yazik ki, bir süre sonra bu gelisme durdu,
Islâm dünyasinda aklin yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladi. Bu
görüsün sahipleri, akil yolu ile degil, sadece inançla yasamak
gerektigini savunuyorlardi. Bu görüs kisa sürede yayginlasti, Islâm dini
ve hukuku donup kaldi. Buna karsilik akil yolunu Müslümanlardan ögrenen
Batililar, bu esaslari gelistirmekteydiler.
Iste Türkler Müslüman olduklari vakit, Islâm dünyasinda durgunluk
baslamisti. Türkler, üstün yetenekleriyle kisa sürede Islâm dünyasina
egemen oldular. Çok içten inandiklari Müslümanligi Hiristiyanlara karsi
korudular, Islâmligi Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydilar, ama onlar
güçlerinin dorugunda iken Bati'da da akil çagi baslamisti. Büyük
akilcilar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrinin
insanlara verdigi en büyük hazine olarak akili gördüler. Böylece Bati'da
bilim ve hukuk akla dayandirilmaya basladi. Burada hemen sunu
belirtmekte yarar vardir: Bu büyük akilci akima karsi, orada da kilise
direnmistir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlik) dogmasina
yol açmistir. Bu yüzden Hiristiyan dininin bir bütün olarak akilciliga
karsi durmasi imkâni kalmadi. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye
basladi. Nihayet XVIII. yüzyil sonunda çikan Fransiz Ihtilâli ile
laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin
etkisinden aritildi. Ama ayna zamanda din özgürlügü de kabul edilerek,
devletin vatandasin vicdanina karismayacagi, herkesin inancinda serbest
oldugu esasi konuldu.
Osmanli Devleti'nin bu gelismenin disinda kaldigini biliyoruz.
Atatürk belki de Islâmligin parlak çagina dönüs yaparak, zamana ve akla
uymayan, eskiyen hukuk kurallarini bir yana birakarak devleti
laiklestirmistir. Ama Islâmligin inanç ve ibadete dayanan kurallarina
hiç dokunmamistir.
Atatürk kesinlikle dinsiz degildi. Su sözleri söyleyen Atatürk'ün
dinsiz oldugu, laiklikle dinsizligi getirdigi söylenebilir mi? :"Tanri
birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (dogal)
bir dindir. Ve ancak bundan dolayi da son din olmustur. Bir dinin tabii
olmasi için akla, fenne, ilme ve mantiga uymasi gerektir. Bizim dinimiz
bunlara tamamen uygundur... Ey millet, Allah birdir, sani büyüktür.
Peygamberimiz, Efendimiz Cenabi Hak tarafindan insanlara dinin
gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmustur... Insanlara feyz ruhu
vermis olan dinimiz akla, mantiga, gerçege tamamen uyuyor. Bu sebeple en
mükemmel dindir... Varlik dünyasinin bütün kanunlarini yapan Cenab-i
Haktir... Dinime, gerçegin kendisine nasil inaniyorsam buna da öyle
inaniyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemistir.
Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istedigini belirten su sözleri, ne
derin anlamlar tasimaktadir: "Büyük dinimiz, çalismayanin insanlikla
ilgisi olmadigini bildiriyor. Bazi kimseler modern olmayi kâfir olmak
saniyorlar. Asil küfür onlarin bu zanni (düsünce)dir. Bu yanlis yorumu
yapanlarin amaci; Islamlarin kâfirlere tutsak olmasini istemek degil de
nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize, düskün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye
etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanlarin ve milletlerin
yücelik ve serefini korumalarini buyuruyor... Bizim dinimiz için
herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardir. Bu miyar ile hangi seyin dine
uygun olup olmadigini kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi sey ki, akla,
mantiga, toplumun çikarlarina uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de
uygundur, o sey dinîdir. Eger bizim dinimiz aklin, mantigin uydugu bir
din olmasaydi, en mükemmel ve en son din olmazdi".
Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çikarci kimselerin milleti din
adina sömürmesine karsidir. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek
kurallarin akla, mantiga uygun olmasini istemektedir. Atatürk, daha 1927
yilinda dinin siyaset araci olarak kullanilmasindan dogacak sakincalari
ve çikar düskünlerini söyle anlatmistir: "Masum halka bes vakit namazdan
baska, geceleri de namaz kilmayi vaaz etmek ve ögütlemek, belki de
ömründe hiç namaz kilmamis olan bir politikaci tarafindan vâki olursa,
bu hareketin hedefi anlasilmaz olur mu?" Atatürk'ün yillarca önce
söyledigi bu sözler ne kadar düsündürücüdür.
Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet
zaman yitirmeden çalisma ve kalkinma imkâni bulur. Devlet vatandasin
inancina karisamaz; daha Önce de belirtildigi gibi inançlar çesitlidir.
Herkesi bir dogrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herseyden önce
demokrasiye aykiridir. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple
demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaslara benimsetmeye çalismasi
düsünülemez. Bu davranis demokrasi kavramina uymaz. Hem Kur'an "dinde
zorlama yoktur" diyor. Bundan baska Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet
yönetiminde akla dayanilmasini isteyen pek çok buyruklar vermistir.
Demek ki, laiklik vatandas inancinin en saglam güvencesi oluyor.
Inanç özgürlügü devletçe saglaniyor. Herkes inancinda ve ibadetinde
serbesttir. Laikligi, resmi politikasi dinsizlik olan rejimlerden
kesinlikle ayri tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karsidir.
Vatandasin dinsiz olarak yetismesi için gereken her türlü tedbiri alir.
Atatürkçü laiklikte ise, devlet islerine karistirilmamasi kosulu ile tam
bir din ve inanç özgürlügü vardir.
Türk Devleti ayni zamanda nüfusumuzun yüzde doksan besinden
fazlasinin inanç sahibi Müslüman oldugu gerçegini de görmüstür.
Müslümanlarin inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmistir. Din
egitim ve ögretimi yapan kurumlar açilmis, buralarda Atatürkçü, aydin,
akilci, laik din adamlari yetistirmeye hiz verilmistir. Hiçbir dönemde
Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapilmamistir.
Türk milleti ve Devleti varligini ancak inanç özgürlügü içinde, çagin
geregi olan akil ve bilim kavramlarinin yolunda, insancil bir laikligi
benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüs mümkün degildir. Böyle bir tutum
zamana ayak uyduramamak, çagin disinda kalmak olur.

MILLIYETÇILIK
Ait oldugu milletin varligini sürdürmesi ve yüceltmesi için diger
bireylerle birlikte çalismaya, bu çalismayi ve bilinci, diger kusaklara
da yansitmaya "milliyetçilik" denilir. Su tanima göre milliyetçiligin en
önemli ögesi "millet" olmaktir. Öyle ise millet nedir?
Bir insan topluluguna millet diyebilmek için bazi niteliklerin o
toplumda olup olmadigi saptanmalidir. Bazi anlayis biçimlerine göre, bir
toplulugun millet sayilabilmesi için irk birligi yetisir. Bu eksik bir
görüstür. Ayni irktan olmadiklari halde bugün milletlikleri tartisilmaz
topluluklar vardir, Isviçreliler ve Amerikalilar gibi, bazilarina göre
ise millet olmanin bas sarti ayni dili konusabilmektir. Bu da her zaman
dogru sayilamayacak bir görüstür. Isviçre'de üç ayri dil konusulur ama
bütün Isviçreliler bir millettirler. Buna karsilik ayni dili konusan pek
çok Arap milleti vardir. Iraklilar ile Faslilar ayni dili konustuklari
halde aralarinda büyük farklar bulunur, ikisi de ayri birer millet
sayilabilirler.
Kimileri de millet olmanin bas sarti olarak din birligini kabul ederler.
Kuskusuzdur ki, artik bu da savunulamaz bir görüstür. Bugün dünyanin en
büyük milletlerinden sayilan Japonlarin içinde çok çesitli dinler vardir.
Gene ayri birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlik
Almanya'da, Amerika'da yan yana yasamaktadir. Ama ayni dinden olduklari
halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayilamamislardir.
Öyle ise sayilan bütün bu sartlar bir insan toplulugunun millet olmasina
yetmemektedir. Ayni toprak parçasi üstünde yasayan insanlarin millet
olmasi için ilk sart, ortak bir geçmise, kader birligine, ortak bir
gelecek hedefine sahip olmaktir. Bu, en tutarli ve geçerli görüstür.
Milliyet bagi böylece maddi olmaktan çok manevi bir iliskidir. Bu görüsü
benimseyen Atatürk, milleti söyle tanimlamaktadir: Bir insan
toplulugunun millet sayilabilmesi için "zengin bir hatira mirasina,
birlikte yasamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan
mirasin korunmasini birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak
bulunmasina, gelecekte gerçeklestirilecek programin ayni olmasina,
birlikte sevinmis, birlikte ayni ümitleri beslemis olmaya" ihtiyaç
vardir, iste bu ana sartlari tasiyan bir insan toplulugu millet sayilir.
Gene Atatürk'e göre, bu sartlarin dogal sonucu, ortak milli bir düsünce,
ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çikmasidir. Gerçi dil birligi
millet olmanin bas sarti degildir ama insanlari düsünce, ruh ve kültür
açisindan birbirine baglayan ana dilin, pek çok millette tek oldugunu da
unutmamak gerekir.
Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini irk veya din esasi üzerine
oturtmamistir. Zaten akilci bir yaklasimla buna imkân da yoktur,
özellikle Anadolu'daki Türk topluluklari baska irklarla, yüzlerce yildan
beri kaynasmis durumdadirlar. Anadolu'nun uygarliklari birbirine
baglayan bir bag olmasi bu sonucu dogurmustur.
Atatürk'ün millet anlayisi akilci ve insancildir. Atatürk'e göre bir
milleti baska milletlerden ayiran nitelikler vardir. Her millet kendi
yetenekleri, kültürü ve imkânlari çerçevesinde kendini digerlerine kabul
ettirmek ve mutlu yasamak zorundadir, iste bir milletin bireylerinin bu
biçimdeki davranislari milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliginin amaci,
Türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.
Atatürk'e göre, "asil olan millettir, ilham ve güç kaynagi milletin
kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir sey, diger bir millet için
felâket olabilir. Ayni sebepler ve sartlar birini mutlu ettigi halde,
digerlerini mutsuz kilabilir", öyle ise, her millet akil ve bilim yolu
ile yalniz kendi degerlerini ve çikarlarini bulmalidir. "Türk
milliyetçisi, gelisme ve ilerleme yolunda ve uluslararasi iliskilerde
bütün çagdas milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde
yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bagimsiz
kisiligini koruyacaktir. Türk Milliyetçisi diger milletlerin hakkina,
bagimsizligina saygi gösterecektir. Ancak böylelikle diger milletlerden
de saygi görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her
milletin yurdu kutsaldir. Türk, büyük gücünü ancak haklarina saldiri
oldugu zaman kullanacaktir".
Atatürk, bütün milletlere saygi duyar, ama onlarin hepsinin üstünde
Türk'ü görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha
eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde
görülmemistir". Atatürk, tarih alanindaki olaganüstü çalismalariyla
Türk'ün geçmisini aydinlatarak bu görüse erismistir. Böylesine üstün bir
milletin yurdu da kutsaldir. Vatan sevgisi, milliyetçiligin önde gelen
ögelerindendir; "Vatanimiz, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve
topraklarinin derinliklerinde varliklarini sürdüren eserleri ile bugünkü
yurttur. Vatan hiçbir kayit ve sart altinda ayrilik kabul etmez ve
bütündür".
Mademki vatan kutsaldir ve bir bütündür, öyle ise "memleketi dogu ve
bati diye ikiye ayirmak dogru degildir". Çünkü yurdumuz kutsaldir. "Yurt
topragi, sana her sey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için
fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yasatmak için feyizli
kalacaksin".
Atatürk'ün Türk milliyetçiligi üzerinde bu kadar çok durmasinin derin
sebepleri vardir. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadir.
Türklerin dünya tarihine ve uygarliklara yaptigi üstün hizmetler
bilinmektedir. Ama ne yazik ki, Türklerin kurdugu en büyük, en görkemli
devletlerden Osmanli Imparatorlugu'nun yapisi, tam bir milliyetçilik
anlayisinin dogmasina imkân vermemistir.
Osmanli Imparatorlugu'nda her bakimdan birbirinden farkli çok çesitli
uluslar yasardi. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyil sonlarina kadar dünyada
milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi
yasama biçimlerini, kültürlerini, anlayislarini gelistiriyor, dillerini
kullaniyorlardi, bagimsizliklarini koruyorlardi. Ancak bunlari belli bir
millete bagli olma bilinci içinde degil, belki toplumsal bîr zorunluluk
olarak yapiyorlardi. Millete benlik veren milliyetçilik degil, din idi.
Her millet mensup oldugu dinin buyruklarina ve kaliplarina uyarak
yasiyordu.
XVII. yüzyildan itibaren Bati'da iyice güçlenen akilcilik, ayni zamanda
milliyetçiligi dogurmustur. Batida, çesitli milletlere mensup olan
düsünürler, her milletin digerinden farkli oldugunu görmüsler, insanlari
dinin degil, milliyetin ilk planda birbirine baglamasinin akla uygun
oldugunu anlamislardir. Böylece milliyetçilik Bati'da geliserek siyasal
hayata girdi. XVIII. yüzyil sonunda çikan Fransiz Ihtilâl ve onu izleyen
büyük inkilâpla, milli devlet ve dolayisiyle milliyetçilik hizla bütün
dünyaya yayilmaya basladi.
Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akimi bir felâketti.
Milliyetçilik akiminin çok uluslu bir devlet olan Osmanli Imparatorlugu
için önem tasimis, imparatorluk sinirlan içinde yasayan ve Türk olmayan
çesitli uluslar bagimsizlik istegi ile ayaklandilar. Osmanli devlet
adamlari buna karsi bir çare aradilar: Din ayrimini kaldirarak ülkede
yasayan herkesi "Osmanli" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu
degildi. Milliyetçilik bir büyük akimdi ve bu hareketi böyle bir
davranisla önlemek mümkün degildi. Nitekim ülkede yasayan uluslar birer
ikiser ayaklanarak Osmanli yönetiminden kopuyor, kendi milli
devletlerini kurarak bagimsizliklarini ilân ediyorlardi.
Bu durum karsisinda bazi Türk düsünürleri milliyetçilik akiminin
önlenemeyecegini anlamaya basladilar. Simdi yapilmasi gerekli olan, elde
kalan ve üzerlerinde Türklerin yasadigi vatan topraklarim, yeni milli
devletlerin satasmalarindan kurtarmakti. Hiç degilse bundan sonra Türk,
vatanina sahip çikmaliydi. Böylece, imparatorluk sinirlan içinde yasayan
çesitli milletler arasinda en son, Türklerin milliyetçilik anlayisi
dogmustur. Bu da XX. yüzyil baslarina denk düsmektedir.
Türk milliyetçiligi dogarken, yalniz Türklerin degil, bütün
Müslümanlarin tek millet olmasi geregini ileri sürenler de çikti. Ama
Müslüman Osmanli vatandasi olan Araplarin Birinci Dünya Savasinda,
Hiristiyan düsmanlarimizla is birligi yaparak bizi arkadan vurmalari,
milletin dine dayandirilamayacagini çok açik ve aci biçimde
göstermistir.
Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurdugu vakit durum bu idi. Bütün millete
Türklügünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak
gerekiyordu. Artik çok uluslu Osmanli Devleti tarihe karismisti.
Anadolu'da ve Dogu Trakya'da yalniz Türkler yasiyordu. Atatürk, Lozan
Konferansinda Türkiye'de yasayan Rumlari Yunanistan'a yollamayi
basarmisti. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artik
Türkiye'de en yüksek oranda çogunlukta idiler. Milli devlet
kurulabilirdi. Bu bölümün basinda belirtildigi gibi, her millet kendi
yücelmesini, kendi yetenekleriyle saglar. Bunun için de katiksiz bir
milliyetçilik gereklidir.
Atatürk, yasadigi sürece hep Türk milliyetçiligini gelistirmeye
çalismistir. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yasadikça anlami
yücelecek çok üstün bir görüsün simgesidir.

DEVLETÇILIK
Ekonomik etkinligin toplum ve devlet hayatindaki önemi daha önce
anlatilmisti. Ekonomik hayatin temelinin üretim oldugu da belirtilmisti.
XX. yüzyilda dünya devletleri daha mutlu yasamak imkânlarina kavusmak
için üretimi artirma geregini duydular. Bunun için de baslica üç
yöntemin uygulanmasini öngördüler. Bunlari kisaca gözden geçirelim:
Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye,
üretim etkinligi ve üretilen mallarin dagitimi tümüyle bireylere
birakilmistir. Liberal ekonomi görüsüne göre, ekonomik hayatin
kendiliginden isleyen yasalari vardir: Üretim, mallara olan istege
baglidir, istek ise, üretimin az veya çok olmasini saglar. Devlet bu
kurallari yönlendirmeye karismamalidir. Devletin görevi yurdu savunmak,
egitim Islerini düzenlemek, adalet dagitmak gibi alanlarda kalmalidir.
Devlet ekonomik hayata katilirsa az önce belirtilen denge bozulur.
Gerekirse devlet, ancak büyük bunalimlari gidermek için ekonomik hayata
girmeli, bunalim geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip
olan kapitalist ülkeler, liberal görüsü uygulayarak bugüne kadar
gelmislerdir.
Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüsü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem
üretim dogrudan dogruya devletçe saglanir. Kisilerin üretim araçlarina
sahip olmalari yasaktir. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik
hayat, devletin öngördügü biçimde düzenlenir. Mallarin dagitimini da
devlet yapar. Bazi ülkeler temelde bu görüsü benimsemislerdir.
Ilimli Ekonomik Sistemler: Dünyanin hizla degisen sartlari hem
liberalizmin, hem de Sosyalizmin katiksiz bir biçimde isleyemeyecegini
göstermistir. Bu bakimdan liberal rejimlerin bazilarinda, devlet
ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumusamalar
göze çarpmaktadir. Böylece her iki guruptan bazi ülkeler rejimlerinin
temelini bozmadan önemli sistem degisikliklerine girmektedirler.
Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasinda bulunan devletçilik, bir
ekonomi siyasetidir. Yukarida anlatilan rejimlere benzemez. Milli
özelliklerimize uyan, gerekli kalkinmayi saglayacak bir model olan
devletçiligin hangi sartlar altinda nasil dogdugu belirtilmisti. Bunun
için burada devletçiligi kisaca degerlendirecegiz.
Devletçilik, temel anlamiyla devletin ekonomik hayatin içine girmesidir.
Ama bu yapilirken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan
vatandaslar, birkaç alan disinda, diledikleri biçimde üretime
katilabilirler. Devlet bunlara engel olmadigi gibi üstelik gereken
tedbirleri alarak islerini kolaylastirir, kisileri üretim ve ticaret
isine özendirir.
Ancak bilindigi gibi, hizla sanayilesme cumhuriyetin ilk
hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluslari yapmak için özel ellerde
sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik dogdu. Devlet pek çok sanayi
isletmesini kendisi kurdu, çalistirdi ve gelistirdi. Bir yandan da
uyguladigi para ve kredi politikasi ile özel kisileri basibos birakmadi.
Böylece devlet ile vatandas, üretim isini birlikte düzenlediler. Bu
isbirligi sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmisti. Son
arastirmalar, Türkiye'nin 1930 yilina kadar uyguladigi devletçilik
siyaseti ile en hizli kalkinan üç ülke arasina girdigini göstermektedir.
1029 yilinda, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da
Türkiye'de 196'ya erismistir. Dünya ortalamasi Ise 119'dur. Bu gelisme
tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir.
Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hizli nüfus artisina ragmen,
1939'da 1625'e yükselmistir.
Sermayesi olmayan, disaridan yardim almayan, kaynaklari sinirli,
teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yilina kadar sagladigi bu gelisme
Atatürk'ün akilci ve milliyetçi görüslerinin bir eseridir. O, özel
girisimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmis, her iki
alan birbirlerini tamamlamislardir.
Ikinci Dünya Savasi'nin çikmasi üzerine bu gelisme durdu. Savas
sonrasinda ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde
isletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika araci yapildi. Bu
yüzden özel alanla devlet alani arasindaki denge bozuldu ve ekonomik
hayata bir karga
sa geldi.
Atatürk'ün bas ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakindan
kalkindiracaktir, yeter ki gerektigi gibi uygulanabilsin.

YASAM ÖYKÜSÜNDEKI OLAYLAR DIZINI
1881-1908
19 Mayis 1881 - Ali Riza Efendi ile Zübeyde Hanim'in "MUSTAFA" adini
verdikleri çocuklari, Selanik Kasimiye Mahallesi, Islahane Caddesi'ndeki
evde, bugün müze olarak kullanilan iki katli pembe evde dünyaya geldi.
1888-1893 - Mustafa çok kisa bir süre Mahalle Okulu'nda okuduktan sonra,
modern egitim yapan Semsi Efendi Ilkokulu'nu bitirdi. Babasi ölünce,
annesiyle dayisinin çalistigi çiftlige gitti. Orada tarla bekledi, daha
sonra annesiyle Selanik'te oturan teyzesinin yanina döndü. Burada kisa
bir süre Mülkiye Hazirlik Okulu'na devam etti.
1893 - Küçük Mustafa, Selanik Askeri Okulu'na (rüstiye'ye) girdi.
Sinifta ayni adi tasiyan Matematik Ögretmeni Mustafa, sinif birincisi
olan küçük Mustafa'nin adini "Mustafa Kemal" olarak degistirdi.
1906 - Mustafa Kemal, Manastir Askeri Okulu'na (idadiye) girdi.
13 Mart 1899 - Mustafa Kemal, Istanbul'da Harp Okulu'na girdi.
10 Subat 1902 - Mustafa Kemal, Harp Okulu'ndan mezun oldu. Kurmay
Okulu'nda ögrenci iken tarihsel konulara ilgi duydu. Bu siralarda kimi
arkadaslariyla el yazisi bir dergi çikardi.
11 Ocak 1905 - Mustafa Kemal, Harp Akademisi'nden Kurmay Yüzbasi rütbesi
ile mezun oldu. Merkezi Sam'da bulunan 5. ordu emrine verildi.
1906 - Mustafa Kemal, arkadaslariyla Sam'da "Vatan ve Hürriyet
Cemiyeti'ni" kurdu.
1907 - Mustafa Kemal, gizlice Selânik'e giderek, bu cemiyetin orada bir
subesini açti.
1909-1910
13 Nisan 1909 - Mustafa Kemal, Selanik'te bulundugu sirada,
Istanbul'da, 31 Mart Olayi oldu. Mahmut Sevket Pasa komutasindaki
Hareket Ordusu, Selanik'ten Istanbul'a yürümeye basladi. Mustafa Kemal,
bu ordunun kurmaybaskani idi.
22 Eylül 1909 - Mustafa Kemal, Selanik'te toplanan Ittihat ve Terakki
Kongresi'ne katildi. Burada yaptigi konusmada: "Devletin iç ve dis
tehlikelere karsi koyabilmesi için güçlü bir orduya ve partiye ihtiyaci
bulundugunu, fakat bunlarin ayn ayri çalismasi gerektigini" söyledi. Bu
görüsünden dolayi ittihatçilarla arasi açildi.
1910-1911
1910 - Mustafa Kemal, Arnavutluk isyaninin bastirilmasinda kurmay
baskani olarak görev yapti. Ayni yil içinde, Fransiz ordularinin
manevralarini " izlemek üzere bir askerî heyetle Fransa'ya gitti.
13 Eylül 1911 - Mustafa Kemal, Istanbul'daki Genelkurmay
Karargâhi'nda görevlendirildi.
5 Ekim 1911 - Mustafa Kemal, Tobruk'ta ve Derne'de italyanlara karsi
savunma savaslarina katildi.
27 Kasim 1911 - Mustafa Kemal, Trablusgarp'ta bulundugu sirada
binbasiliga terfi etti.
1912-1913
9 Ocak 1912 - Mustafa Kemal, Trablus-Italyan-Osmanli Savasi'nda
Tobruk saldirisini basariyla yürüttü.
8 Ekim 1912 - Mustafa Kemal, Balkan Savasi'nin çikmasi üzerine
anavatana dönerek, Bolayir'da kurulan kolordunun harekât subesi
müdürlgüne getirildi.
25 Kasim 1912 - Mustafa Kemal, Çanakkale Bogazi Kuvayi Birlikleri
Harekât Subesi Müdürlügü'ne atandi.
1913 - Mustafa Kemal, Kolordu Kurmay Baskani olarak Edirne'nin
kurtarilmasina katildi.
1914-1915
1 Mart 1914 - Mustafa Kemal, yarbayliga terfi etti.
2 Subat 1915 - Mustafa Kemal Eceabat (Maydos)'ta bulunan 19. Tümen
Komutanligi'na atandi,
18 Mart 1915 - Ingiliz ve Fransizlarin büyük bir donanma ile
Çanakkale Bogazi'ni zorlamalari üzerine. Mustafa Kemal, burada düsman
birliklerini denize dökerek Çanakkale Deniz Zaferi'ni kazandi.
25 Nisan 1915 - Mustafa Kemal komutasindaki Türk birlikleri,
Ariburnu'nda çikarma yapan ingiliz ve Anzaklar'in saldirilarini
durdurdu.
1 Haziran 1915 - Mustafa Kemal, Albayliga terfi etti.
8/9 Agustos 1915 - Mustafa Kemal, Anafartalar Komutanligi'na atandi.
10 Agustos'ta düsmani yenilgiye ugratü.
17 Agustos 1915 - Mustafa Kemal, Kireçtepe Zaferi'ni
kazandi.
21 Agustos 1915 - Mustafa Kemal, ikinci Anafartalar Zaferi'ni
kazandi.
19 Aralik 1915 - Düsmanlar sayisiz ölü birakarak, bir daha dönmemek
üzere gittiler.
1916-1917
14 Ocak 1916 - Mustafa Kemal, Edirne'de bulunan 16.Kolordu
Komutanligi'na atandi.
1 Nisan 1916 - Mustafa Kemal, Tuggenerallige terfi etti.
6/7 Agustos 1916 - Mustafa Kemal. 7. Ordu Komutani iken, 18 Martta 2.
Ordu Komutanhgi'na getirildi.
5 Temmuz 1917 - Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanhgi'na atandi.
20 Eylül 1917 - Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutani iken memleketin ve
ordunun durumunu açiklayan tarihsel bir rapor hazirladi.
15 Aralik 1917 - Mustafa Kemal, Veliaht Vahdettin'le Almanya'ya
gönderildi.
5 Ocak 1918 - Mustafa Kemal, Almanya'dan geri döndü.
16 Agustos 1918 - Mustafa Kemal, yeniden 7. Ordu Komutanhgi'na
getirildi. Düsmana karsi Halep'in kuzeyinde bir savunma hatti kurdu.
26 Ekim 1918 - Halep yakinlarinda düsman saldirisini durdurdu.
31 Ekim 1918 - Mustafa Kemal, Limon Fon Sanders'ten Yildirim Ordulari
Komutanhgi'ni teslim aldi.
13 Kasim 1918 - Mustafa Kemal, Istanbul'a döndü. 228
21 Kasim 1918 - Mustafa Kemal, Fethi Bey'le (Okyar) Istanbul'da
Mimber Gazetesi'ni çikartti.
1919
20 Nisan 1919 - Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettisligi'ne atandi.
30 Nisan 1919 - Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettisi olarak Anadolu'ya
tayin edildi.
15 Mayis 1919 - Mustafa Kemal, Vahdettin'le görüstü.
16 Mayis 1919 - Mustafa Kemal, Bandirma Vapuru'yla Istanbul'dan
Samsun'a hareket etti.

19 Mayis 1919 - Mustafa Kemal, Sali günü sabah saat sekizde Samsun'a
çikti.
28 Mayis 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Havza'da yayinla digi genelge ile
Kurtulus Savasi'm baslatti.
21/22 Haziran 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Amasya'da millî mücadeleyi
baslatan, "Amasya Genelgesi"ni yayinladi.
25 Haziran 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Amasya'dan Sivas yoluyla
Erzurum'a hareket etti.
3 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal Pasa, "Dogu Illeri Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti" toplantisina katilmak üzere Erzurum'a geldi.
8 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal Pasa, çok sevdigi askerlik mesleginden
istifa etti. Türk ulusunun bir kisisi olarak vatani ve ulusu kurtarmak
için çalis malara basladigini açikladi.
23 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Erzurum Kongresi'nde, Temsil
Heyeti Baskanligi'na seçildi. Bu toplantida, "Misak-i Millî Kararlari"
kabul edildi.
4 Eylül 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Sivas Kongresi Baskanligi'na
seçildi.
11 Eylül 1919 - Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdaffa-i Hukuk
Cemiyeti Temsil Heyeti Baskanligi'na seçildi.
12 Eylül 1919 - Mustafa Kemal, illere ve komutanliklara, Istanbul
Hükümeti ile her türlü haberlesmenin kesildigini bildirdi.
20/22 Ekim 1919 - Mustafa Kemal Pasa'nin Amasya'da Istanbul Hükümeti
temsilcileri ile görüstü ve Amasya Protokolü'nü imzaladi.
7 Kasim 1919 - Mustafa Kemal, Erzurum'dan milletvekili seçildi.
27 Aralik 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Temsil Heyeti ile Sivas
üzerinden Ankara'ya geldi.
28 Aralik 1919 - Mustafa Kemal Pasa'nin Ankara'lilarla yaptigi
konusmada: "Vatani düsman istilâsindan mutlaka kurtaracagiz. Fakat
vazifemiz bununla bitmeyecektir. Medenî milletler arasinda yerimizi
alacagiz." diyordu
1920
10 Ocak 1920 - "Hâkimiyet-i Milliye" Gazetesi Ankara'da kuruldu.
12 Ocak 1920 - Meclis-i Mebusan Istanbul'da toplandi.
28 Ocak 1920 - "Misak-i Millî", Meclis-i Mebusan'in Istanbul'da
yaptigi gizli toplantida kabul edildi.

16 Mart 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Istanbul'un Itilâf Devletleri
tarafindan isgalini. Istanbul Hükümeti'ne ve bütün devletlere gönderdigi
bir yazi ile protesto etti.
19 Mayis 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Anadolu'ya geçen Osmanli
milletvekillerine bir çagrida bulunarak, olaganüstü yetkilere sahip ve
ulusun gerçek iradesini temsil edecek bir meclisin Ankara'da
toplanmasini istedi.
23 Nisan 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Ankara'da Haci Bayram Camii'nde
kilinan Cuma namazindan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açti.
24 Nisan 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Baskanligina seçildi.
11 Mayis 1920 - Mustafa Kemal Pasa, istanbul'da toplanan bir Divan-i
Harp tarafindan idam cezasina varptinldi. Bu karar, 24 Nisan 1920 günü
padisah tarafindan onaylandi.
10 Agustos 1920 - istanbul Hükümeti ile itilâf Devletleri arasinda,
Türkiye'yi parçalayan ve bagimsizligimizi sona erdiren SEVR ANTLASMASI
imzalandi.
13 Eylül 1920 - Halkçilik programi, Mustafa Kemal Pasa tarafindan
TBMM'sinde okundu.
29 Eylül 1920 - TBMM'si kuvvetleri, Sarikamis'i düsman istilâsindan
kurtardi.
30 Ekim 1920 - TBMM'si kuvvetleri, Kars'i düsman isgalinden kurtardi.
8/9 Aralik 1920 - Ali Fuat (Cebesoy) Pasa, Moskova Büyükelçiligine;
Genelkurmay Baskani Ismet Bey (Inönü) de Bati Cephesi Komutanligi'na
atandi.
2/3 Aralik 1920 - Türkiye-Ermenistan arasindaki siniri çizen belge,
TBMM'si ile Rusya arasinda yapilan Gümrü Antlasmasiyla tespit edildi.
5 Aralik 1920 - Mustafa Kemal Pasa, istanbul'dan gelen Osmanli
delgeleii ile (izzet ve Salih Pasalar) Bilecik Tren fstasyonu'nda
görüstü.
25 Aralik 1920 - Mustafa Kemal Pasa; "Hiçbir kimse, hiçbir neden ve
sebeple Ankara'daki Hükümet'in bilgisi olmadan kuvvet toplamaya yetkili
degildir, "bildirisini yayinladi.
29 Aralik 1920 - Kuva-i Seyyare Komutani Çerkez Ethem ve
arkadaslarinin ulusal otoriteye karsi olduklari anlasildi.
10 Ocak 1921 - Yunanlilarla yapilan Birinci inönü Savasi'nda, Mustafa
Kemal Pasa, inönü'ye çektigi bir telgrafta: "... Bu basarinin kutsal
topraklarimizi düsman istilâsindan tamamiyle kurtaracak olan kesin
zafere bir hayirli baslangiç olmasini Allah'dan dilerim., "diyordu.
20 Ocak 1921 - Yeni Türk Devleti'nin ilk Anayasasi kabul edildi.
12 Mart 1921 - Mehmet Akif'in yazdigi Istiklâl Marsi, TBMM'si
tarafindan millî mars olarak kabul edildi.
16 Mart 1921 - TBMM'si ile Rusya arasinda "Moskova Antlasmasi"
imzalandi.
1Nisan 1921 - Yunanlilara karsi Ikinci Inönü Zaferi kazanildi.
Mustafa Kemal Pasa, ismet Inönü'ye çektigi telgrafta: "Siz orada yalniz
düsmani degil, ulusun makûs talihini de yendiniz." diyordu.
10 Mayis 1921 - Mustafa Kemal Pasa'nin önerisiyle, TBMM'sinde
"Anadolu ve Rumeli Mûdafaa-i Hukuk Grubu" kuruldu; Mustafa Kemal, bu
grubun
baskanligina seçildi.
21 Haziran 1921 - Mustafa Kemal Pasa. Fransiz elçisi F. Boullion ile
Ankara'da görüstü.
5 Agustos 1921 - TBMM'si tarafindan-genis yetkilere dayali üç aylik
süre ile Mustafa Kemal Pasa'ya Baskomutanlik yetkisi verildi. Bunun
üzerine
kürsüye gelen Baskomutan Gazi Mustafa Kemal, yaptigi konusmada söyle
diyordu: "Efendiler., düsmani kesinlikle yenecegimize dair olan güvenim
bir dakika olsun sarsilmamistir. Bu dakikada, bu gönül dolusu güvenimi,
yüksek
heyetinize karsi, bütün millete karsi ve bütün âleme karsi ilân
ederim".
23 Agustos 1921 - Bu tarihte 22 gün ve 22 gece süren Sakarya Meydan
Savasi basladi. Baskomutan, or-duya yayinladigi bir emirde: "Müdafaa
hatti yoktur; müdaffa sathi vardir. O satih bütün vatandir. Vatanin her
karis topragi vatandasin kaniyla islanmadikça terk olunamaz." diyordu.
19 Eylül 1921 - Mustafa Kemal Pasa'ya TBMM tarafindan "Maresallik ve
Gazi" unvani verlidi.
20 Ekim 1921 - Fransa Hükümeti'nin Ankara Hükümeti'ni tanimasi ve
Fransa, Türkiye arasinda Ankara Antlasmasi'mn imzalanmasi.
5 Ocak 1922 - Fransizlarin çekilmesiyle Türk Ordusu'nun Adana'ya
girisi.
26 Agustos 1922 - Mustafa Kemal Pasa, Büyük Taarruz'u, Kocatepe'den
saat 05.30'da topçu atesiyle baslatti.
30 Agustos 1922 - Mustafa Kemal Pasa, Dumlupinar'da Yunan ordusunu
kesin yenilgiye ugratti. Baskomutanlik Meydan Savasi'ni kazandi.
30/31 Agustos 1922 - Kütahya kurtuldu. Belediyeye Türk Bayragi
çekildi.

1 Eylül 1922 - Mustafa Kemal Pasa'nin Baskomutanlik emri: "Ordular!
Ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!"
2 Eylül 1922 - Yunan askeri birlikleri komutani General Trikopis ile
Digenis esir alindi. Ertesi günü Mustafa Kemal'in huzuruna getirildiler.
9 Eylül 1922 - Türk ordusu Izmir'e girdi. Türk Bayragi Kadife Kale'ye
çekildi.
10 Eylül 1922 - Baskomutan Gazi Mustafa Kemal Izmir'e geldi. Ayni gün
Türk Ordusu, Bursa'yi düsmandan geri aldi.
3 Ekim 1922 - Mudanya Konferansi toplandi. Bu tarihte Bati Cephesi
Komutani ismet Pasa, Ingiltere delegesi General Harrington, Fransiz
delegesi General Charpy ile Italyan delegesi General Monbelli bir araya
geldiler.
11 Ekim 1922 - Mudanya Ateskesi imza edildi.
1 Kasim 1922 - Mustafa Kemal'in emriyle, TBMM'si tarafindan saltanat
kaldirildi.
17 Kasim 1922 - Vahdettin, Ingiliz savas gemisi Malaya ile
Istanbul'dan ayrildi.
20 Kasim 1922 - Lozan'da baris görüsmelerinin baslamasi.
25 Kasim 1922 - Edirne'deki düsman yönetiminin TBMM'si Hükümetine
geçmesi.
26 Kasim 1922 - Çanakkale'deki yönetimin TBMM'si Hükümeti'ne geçmesi.
2 Aralik 1922 - Anadolu'daki yenilgileri nedeniyle Yunan hükümet
üyeleri ile Yunan ordulari baskomutani Hacianesti Atina'da idam edildi.
1923 - 1924
14 Ocak 1923 - Mustafa Kemal Pasa'nin annesi Zübeyde Hanim, Izmir'de
öldü.
20 Ocak 1923 - Mustafa Kemal Pasa, Lâtife Hanim'la evlendi. 5 Agustos
1925 günü bosanarak ayrildilar.
4 Subat 1923 - Lozan Konferansi, önemli görüs ayriliklari nedeniyle
kesildi.
17 Subat 1923 - Mustafa Kemal Pasa'mn emriyle Izmir'de ik kez
"Türkiye Iktisat Kongresi" toplandi.
23 Nisan 1923 - 4 Subat'ta kesilen Lozan Konferansi'nin yeniden
baslamasi.
24 Temmuz 1923 - Lozan Baris Antlasmasi imzalandi.
13 Ekim 1923 - Çikarilan bir yasayla Ankara, Hükümet merkezi yapildi.
29 Ekim 1923 - Anayasa degisikligi yapilarak Cumhuriyet ilân edildi.
Gazi Mustafa Kemal, meclisin gizli oylamasinda, oybirligi ile
Cumhurbaskanligina seçildi.
3 Mart 1924 - Egitimi birlestiren yasa kabul edildi. Halifelik
kaldirildi. Osmanli hanedani Türkiye Cumhuriyeti sinirlari disina
çikartildi.
20 Nisan 1924 - Yeni Anayasa (Teskilât-i Esasiye Kanunu) kabul
edildi).
1925-1926
13 Subat 1925 - Dogu'da Seyh Sait isyani basladi. 13 Mayis 1925
tarihinde bu isyan kesin olarak bastirildi.
27 Agustos 1925 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal, sapka ile inebolu
Türk Ocagi'na geldi. Kastamonu gezisi boyunca giysi yeniligi hakkinda
konferanslar verdi, toplantilar yapti.
2 Eylül 1925 - Tekke, zaviye ve türbeler kapatildi. Din görevlileri
hakkinda giysi degisikligi ile ilgili kararname çikarildi.
25 Kasim 1925 - Sapka Kanunu onaylanarak yürürlüge girdi.
30 Kasim 1925 - Tekke, zaviye ve türbelerde çalisan kisilerin tüm
unvanlari bir yasa çikartilarak yasaklandi.
26 Aralik 1925 - Bir yasa çikartilarak uluslararasi saat ve takvim
kabul edildi.
17 Subat 1926 - Medenî Kanun kabul edildi. Türk kadini medenî haklara
kavustu. Çok evlilik yasaklandi. Hukuk düzenimiz çagdaslastinldi.
20 Mayis 1926 - Ilkokul ögretmenleri hakkinda yasa çikartildi.
5 Haziran 1926 - Türkiye, ingiltere ve Irak arasinda, Türk-Irak
sinirini belirten antlasma imzalandi.
15/6 Haziran 1926 - Gazi Mustafa Kemal Pasa'ya izmir'de suikast
düzenlendi. Eylemi düzenleyenler yakalanarak idam edildi. Bu üzücü
olaydan sonra Gazi Mustafa Kemal, Türk Ulusu'na yayinladigi bir duyuruda
söyle diyordu: "Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak o lacaktir;
fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktir".
3 Ekim 1926 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal'in ilk heykeli,
Istanbul Sarayburnu'na dikildi.
1927- 1928
15/20 Ekim 1927 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal Büyük Söylev'ini
okudu.
1Kasim 1927 - Gazi Mustafa Kemal Pasa, ikinci kez Cumhurbaskani
seçildi.
4 Kasim 1927 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal Pasa'nin ikinci
heykeli, Ankara Etnografya Müzesi önüne dikildi.
28 Ekim 1927 - Türkiye'de ilk kez nüfus sayimi yapildi. O tarihteki
nüfusumuzun 13 milyon 650.000 oldugu belirlendi.
10 Nisan 1928 - Anayasa degisikligi yapilarak Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, Lâik bir devlet haline getirildi.
24 Mayis 1928 - Uluslararasi rakamlarin kullanilmasiyla ilgili yasa
çikartildi.
28 Mayis 1928 - "Millet Mektepleri" açildi. Türk vatandasligi yasasi
çikartildi.
1 Kasim 1928 - Yeni Türk Harfleri'nin kabul ve uygulanmasiyla ilgili
yasa TBMM'si tarafindan onaylanarak yürürlüge girdi.
1929-1930-1931
5 Ocak 1929 - TBMM'sinden çikartilan bir yasa ile Anadolu-Bagdat,
Mersin, Tarsus, Adana demir yollari ile Haydarpasa Limani satin alindi.
3 Nisan 1930 - Menemen'de Cumhuriyete karsi ayaklanma yapildi.
Ögretmen yedeksubay Kubilây bu olayda sehit edildi.
12 Nisan 1931 - Atatürk'ün emriyle Türk Tarih Kurumu kuruldu.
15 Nisan 1931 - Gazi Mustafa Kemal, üçüncü kez Cumhurbaskani seçildi.
25 Ekim 1931 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal, Balkan
Konferansi'nin Ankara'da yapilan kapanis toplantisinda: "... Balkan
milletleri kardestir... . Insanlari mesut edecegim diye onlari birbirine
bogazlatmak insanlik disidir", diyordu
1932- 1933
12 Temmuz 1932 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal'in emriyle Türk Dil
Kurumu kuruldu.
4 Ekim 1932 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal, Diyarbakir gazetesi
sahibine verdigi bir demeçte: "Diyarbakirli, Vanli, Erzurumlu,
Trabzonlu, istanbullu, Trakyali, Makedonyali, hep bir irkin evlâtlari,
hep ayni cevherin damarlaridir", diyordu.
26 Ekim 1933 - Türk kadinlarina köy ihtiyar heyetlerine seçilme ve
seçme hakki tanindi.
29 Ekim 1933 - Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal, Cumhuriyetin onuncu
yil dönümü törenlerinde "ONUNCU YIL SÖYLEVl'ni okudu. Bu söylevinin bir
yerinde söyle diyordu:".. Türklügün unutulmus büyük medenî vasfi ve
büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkisafiyla, gelecegin yüksek
medeniyet ufkundan yeni bir günes gibi dogacaktir.. Ne mutlu Türk'üm
diyene!"

1934- 1935
21 Haziran 1934 - Soyadi Yasasi kabul edildi. Bütün Türk
yurttaslarinin öz adindan baska bir soyadi tasimalari zorunlu hale
getirildi
24 Kasim 1934 - Gazi Mustafa Kemal'e, TBMM'sinin çikardigi bir yasa
ile 'ATATÜRK' soyadi verildi.
3 Aralik 1934 - Hangi dinden olursa olsun, ülkemizde din adamlarinin
mâbet ve âyinler disinda dinsel giysi kullanmalari yasaklandi.
5 Aralik 1934 - Anayasa degisikligi yapilarak, Türk kadinlarina
milletvekili seçme ve seçilme hakki verildi.
14 Haziran 1935 - Dil ve Tarih Cografya Fakültesi'nin kurulus yasasi
mecliste onaylanarak kabul edildi.
11 Aralik 1935 - Atatürk, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin kurulus
yildönümü nedeniyle yapilan törene gönderdigi kutlama yazisinda söyle
diyordu: "Yüksek Türk! Senin için yüksekligin hududu yoktur, iste parola
budur!..."
1936- 1937
20 Temmuz 1936 - Montreux Bogazlar Sözlesmesi imzalandi. Bogazlar
tamamiyle Türk egemenligine geçti. Türk askeri, "gayri askeri" adi
verilen yerlere girdi.
9 Ekim 1936 -Türk Hükümeti, Fransiz Hükümeti'ne bir nota vererek
Antakya ve Iskenderun sancagina bagimsizlik verilmesini istedi.
27 Ocak 1937 - Hatay'in Bagimsizligi, Milletler Cemiyeti tarafindan
kabul edildi.
5 Subat 1937 - TBMM'sinin aldigi bir kararla, Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasi'na: "Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçilik, devletçilik,
lâiklik, devrimcilik" ilkeleri kondu.
9 Haziran 1937 - Ankara Tip Fakültesi'nin kurulmasi için yasa
çikartildi.
11 Haziran 1937 - Atatürk, Trabzon'dan, Cumhuriyet Hükümeti'ne, bütün
çiftliklerini ve mallarini Türk Ulusuna bagisladigini bildirdi.
25 Ekim 1937 - Inönü Basbakanliktan çekildi. Basbakanliga Celâl Bayar
atandi.
28/29 Ekim 1937 - Atatürk, son kez Ankara'da Cumhuriyet Bayrami
törenlerine katildi.
1938
14 Ocak 1938 - Türkiye, Irak, Iran, Afganistan arasinda kurulan
"Sâdâbat Pakti", TBMM'si tarafindan onaylandi.
19 Mayis 1938 - Atatürk, son kez 19 Mayis Gençlik ve Spor Bayrami
gösterilerini izledi. Rahatsiz olmasina karsin Hatay sorunuyla ilgili
güney gezisine çikti.
20 Mayis 1938 - Atatürk, Mersin'de askeri geçit törenini izledi.
24 Mayis 1938 - Atatürk, Adana'da askeri geçit törenini izledi.
3 Temmuz 1938 - Antakya'da Türk ve Fransiz askeri heyetleri arasinda,
Hatay'la ilgili bir antlasma imzalandi.
4 Temmuz 1938 - Hatay bunalimi nedeniyle feshedilen Türk Fransiz Dostluk
Anlasmasi Ankara'da yeniden imzalandi.
5 Temmuz 1938 - Türk askeri birlikleri, coskun sevgi gösterileri içinde
Hatay ve Iskenderun'a girdi. Anlasmada öngörülen yerlerde göreve
basladi.
2 Eylül 1938 - Hatay Millet Meclisi toplandi; Tayfun Sökmen'i Devlet
Baskani seçti.
7 Eylül 1938 - Hatay Millet Meclisi Baskani A. Melek, Hükümet
Programi'ni sunusunda söyle diyordu: ".. Programimizin ruhu ve esasi
KEMALiZM rejimi ve bütün icabatidir.."
17 Ekim 1938 - Atatürk, yakalandigi hastaliktan kurtulamayarak ilk
komaya girdi.
29 Ekim 1938 - Atatürk'ün bulunamadigi Cumhuriyet Bayrami büyük bir
üzüntü içinde kutlandi. Cumhuriyetin 15. yil dönümü nedeniyle Atatürk'ün
hasta yatagindan Türk Ordusu'na yayinladigi son bildiride söyle diyordu:
"... Zaferleri ve mazisi insanlik tarihi ile baslayan, her zaman zaferle
beraber medeniyet isiklarini tasiyan Kahraman Türk Ordusu Türk vataninin
ve Türklük dünyasinin san ve serefini, iç ve dis her türlü tehlikelere
karsi korumaktan iba-ret olan görevini her an yapmaya hazir ve amade
olduguna benim ve büyük milletimizin tam bir inan itimatliniz vardir".
8 Kasim 1938 - Atatürk'ün hastaliginin agirlastigini bildiren bir rapor
yeniden yayinlandi.
10 Kasim 1938 - Saat dokuzu bes geçe, Türk Ulusu'nun yetistirdigi bu en
büyük Türk, son nefesini vererek hayattan ayrildi.
21 Kasim 1938 - Atamizin tabutu, geçici olarak Etnografya Müzesi'ne
kondu.
10 Kasim 1953 - Atamizin tabutu, yapilan büyük bir törenle bugünkü
Anit-Kabre kaldirildi.
YAZILI ESERLERI
Mustafa Kemal Atatürk, yasaminin her döneminde kitapla
bütünlesmistir. Bu okuma sevgisinin kendisine sagladigi bilgi birikimini
zaman zaman yazmaya dönüstüren Atatürk, yasaminin farkli dönemlerinde
farkli konularda kitaplar yazmistir. Yazdiklari gerek güncelligi,
gerekse yol göstericiligi açisindan bu gün dahi tartismasiz greçekleri
içermektedir.
O'nun günümüzde hala geçerliligini korumasi ileri görüslülügünün ve
akilciliginin göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal, özellikle II.
Mesrutiyet'in (23 Temmuz 1908) ilanindan sonra tüm dikkat ve çalismasini
askerlik üzerine yogunlastirilmistir. O,mesleki bilgileri artiracak
yayinlarin yapilmasini gerkli görüyordu. Bu amaçla mesleginin ilk
yillarindan itibaren askerlikle ilgili birikimlerini asagida isimleri
belirtilen kitaplarda toparlanmistir :
a) Takimin Muharebe Talimi
b) Cumali Ordugahi
c) Tabiye Tatbikat ve Seyahati
d) Bölügün Muharebe Talimi
e) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (Subay ve Komutan ile Konusmalar)
f) Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih
"NUTUK"
Yurdumuzun parçalanip, isgal edildigi günlerden baslayarak,
Türk tarihinde bir dönüm noktasi olan Istiklal Savasi'ni, Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurulusunu ve inkilaplarin yapilisini anlatan Nutuk,
siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, degerli bir kaynak eseridir.
Atatürk'ün kendi kaleminden çikan bu eser, yine Atatürk tarafindan,
Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasinda Ankara'da
toplanan Ikinci Kurultayi'nda 36,5 saat süren ve alti günde okunan
tarihi bir hitabeye dayandigi için Nutuk adini almistir.
Nutuk, yalniz geçmis devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla
kalmayip, yakin tarihimizden alinan ibret dolu tecrübelerle, milli
varligimizin bugününe de yarinina da isik tutabilen bir deger
tasimaktadir. Nutuk, milleti ülkenin gelecegini belirleyecek olan milli
birlik ilkesi etrafinda bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve
milli hakimiyet kavramlarinin harekete dönüstürülmesi yoluyla, Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin kurulusundan Cumhuriyetin ilanina kadar uzanan
basarili bir tarihi akisin hikayesidir.
Nutuk ilk defa 1927 yilinda, biri asil metin, digeri belgeler olmak
üzere Arap harfleriyle iki cilt olarak yayinlanmistir. Ayni yil, tek
cilt halinde lüks bir baskisi da yapilmistir. Yazi inkilabindan sonra,
bu ilk metnin okunmasi güçlestiginden, 1934 yilinda, Milli Egitim
Bakanliginca üç cilt olarak yeniden basilmistir. Nutuk, Atatürk Kültür
Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Arastirma Merkezince yeniden
basilmistir.
"BÖLÜGÜN MUHAREBE EGITIMI"
"Bölük Muharebe Egitimi" olarak yayinlanan eser, meskun yerlerde
muharebe, savunma ve taarruz konularini kapsamaktadir. Meskun yerlerin
sinirlayici durumlarinin muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi,
savunma mevziinin hazirlanmasi, ates sahalarinin temizlenmesi, ates
taksimi, ates tutmayan ölü bölgelerin kapatilmasi ve mevziin isgali gibi
savunmanin esasini olusturan konular islenmistir.
Ayrica taarruzda birligin aldigi tertip ve düzen, ilerleme, ates
üstünlügü, ihtiyatlarin kullanilmasi gibi taarruz harekatinda her zaman
karsilasilacak konular ele alinmistir. Genç Kurmay Önyüzbasi Mustafa
Kemal (Atatürk) tarafindan, Almanca aslindan tercüme edilen ve bagli
oldugu ordunun egitimine katkisi olan bu eserden yeni nesillerin de
faydalanabilmeleri için bugünkü Türkçe'ye çevrilmistir.
"CUMALI ORDUGAHI"
Cumali Ordugahi; Makedonya bölgesinde, Köprülü - Istip yolu
üzerinde bulunmaktadir. Bu ordugahta, 3. Süvari Tümen Komutani
Tuggeneral Suphi Pasa'nin komutasi altinda kurulan bir süvari tugayina
egitim ve manevra yaptirilmistir. Bu manevraya katilan Mustafa Kemal,
"Cumali Ordugahi" adli eserini yazmis; süvari, bölük, alay, tugay egitim
ve manevralarini anlatmistir.
Mustafa Kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem
vermekte, ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katilanlarin
yararlanmasini yeterli görmemektedir. Bu yüzden, 10 gün süren bu
tatbikat sirasinda tututugu gözlem notlarini, hazirlanan meseleleri ve
komutanlarin yaptiklari elestirileri yazmis, bol kroki ile küçük bir
brosür haline dönüstürmüstür.
12 Eylül 1909'da tamamladigi bu eseri, Selanik'te 1909 yilinda matbaa
harfleriyle basilmistir. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden
olusmaktadir.
"TAKIMIN MUHAREBE EGITIMI"
Bu kitap; Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden
General Litzmann'in "Seferber Mevcudunda Takim, Bölük ve Taburun
Muharebe Talimleri" adli eserinin ilk bölümünü olusturmakta olup,
Selanik'te 3.Ordu Karargahi'nda görevli, Kurmay Kidemli Yüzbasi Mustafa
Kemal tarafindan Almanca'dan Osmanlica diline çevrilmis ve 1908 yilinda
Selanik Asir Matbaasinda basilmistir.
Kitabin özü; seferi tam mevcutlu bir takimin, degisik hava sartlari
ve çesitli arazide, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin
uygulamasi, avci hatti teskiliyle bir avci hattinin ates muharebesi
üzerinde toplanmaktadir.
Mustafa Kemal Pasa, subaylarin arazide yetistirilmesini amaçlayan
tatbikatin, önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yilinda 5. Kolordu
Harekat Sube Müdürü iken yazmistir. Bu eserde, karsilikli olarak kirmizi
ve mavi muharebe birliklerinin Selanik-Kilkis arasinda yaptiklari
savunma ve taarruz uygulamalarinin degerlendirilmesi yapilmistir.
"TAKTIK VE TATBIKAT GEZISI"
Bu eserinde, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli
kurallarin olamadigini vurgulamasi yaninda, komutan olan kisinin
nitelikleri üzerinde de durmustur. Bunlar ise; birligini barista ve
savasta egitmek, yönetmek ve gözetmekteki üstün basari, elindeki
kuvvetin eksikligini giderecek düsünce gücü ve astlarindan her konuda
üstünlügü saglamaktir. Bunun yaninda, kisisel cesaret, baskalarinin
hareketini önceden sezis ve harekatini en uygun zamanda yapabilme
yetenegi olmalidir. Ortak amacin gerçeklestirilebilmesi için
birliklerini basarili bir sekilde yönetmeli, astlari üzerinde etkili
olmali ve otoritesini kurabilmelidir.
Bu eserde ayrica bir komutanin basarili olabilmesi için bu kurallari
sadece okumus ve ögremis olmanin yeterli olamadigi, bunlarin
tatbikatinin da önemi belirtilmistir.
"GEOMETRI"
Atatürk bu kitabi ölümünden birbuçuk yil önce III. Türk Dil
Kurultayindan hemen sonra 1936-1937 yili kis aylarinda Dolmabahçe
Sarayinda kendi eliyle yazmistir. Atatürk Arapça ve Farsça terimlerle
dolu ders kitaplarinin ögrenciler açisindan ögrenimi geciktirecegini
düsünmüstü.
"SUBAY VE KOMUTAN ILE KONUSMALAR"
"Subay ve Komutan ile Konusmalar" Atatürkün askerlige iliskin
eserlerinin en önemlilerinden birisidir. Bu eser, Atatürk, 1914 yilinda
Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya askeri Atasesi olarak bulundugu sirada,
Nuri conker'in "Zabit ve Kumandan (Subay ve Komutan)" adli kitabina
karsilik olarak yazilmistir.
Genç subayin, içinde bulundugu ordudaki aksakliklari, hatalari nasil
sezdigini; bunlara karsi tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve
çözüm yollarini nasil sundugunu; ülkenin içinde bulundugu askeri ve
siyasal durumdan duydugu acilari kitabin birinci bölümünde bulmaktayiz.
Atatürk, bir subayin tasimasi gereken özveri, ölümü göze alma, emri
altindakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, insiyatif
özellikleri hakkinda, Nuri Conker'in görüslerine katilmis ve kendi
düsüncelerini de çesitli örneklerle destekleyerek açiklamistir.
Bunlarin yani sira, Türk kadininin, aslinda toplumu yaratmada çok
etkili olabilecekken, suskunlugu seçtigini bütün açikligiyla ortaya
koymaktan kendini alamamistir. Türk ulusu hakkinda ise "kuskusuz bizim
ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen
sekle girmeye elverislidir. Fakat kendi kendisine olmak
kosuluyla..."dedikten sonra, disardan ulusumuzun karakterine yapilmak
istenen etkilerin amacina ulasamayacagini vurgulamistir.
Subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelligine eserinde genis bir
bölüm ayiran Atatürk, kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde
Osmanli ordusunu kiyaslamistir. Özellikle Trablusgarp Savasi'nda
edindigi deneyimler ile kendiliginden hareket ve is görme özelliginin,
olmasi gereken sinirini göstermistir.
Atatürk, eserin son bölümünde, Kuzey Afrika'da birlikte çarpistigi
korkusuz ve yigit silah arkadaslarini anmis ve onlari "yüksek askerlik
niteliklerine" sahip insanlar olarak tanimlamistir. Bu davranisi O'nun
diger bütün üstünlüklerinin yani sira insancil yönünede taniklik eder.

ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜ
Atatürk ülke içerisinde sik sik seyahat etmistir. Gemlik ve Bursa
gezileri esnasinda soguk almisti. Tedavi olmak ve dinlenmek üzere
Istanbul'a geri döndü.

Ama, ne yazik ki çok ciddi bir sekilde hastalanmisti. 10 Kasim 1938
tarihinde saat 9.05'te yakalandigi siroz hastaligindan kurtulamayarak
Istanbul'da Dolmabahçe Sarayi'nda hayata gözlerini yumdu, ama
insanlarinin gözünde ölümsüzlük kazandi, insanlarinin kalplerinde yerini
aldi. Cenazesi 21 Kasim 1938 günü törenle geçici olarak Ankara
Etnografya Müzesi'nde topraga verildi. Anitkabir yapildiktan sonra nâsi
görkemli bir törenle 10 Kasim 1953 günü ebedî istirahatgâhina
defnedildi.
|